Evren Bir Şaka Mı?

Evren Bir Şaka Mı?

evren_akami.k.jpg 

Bir arkaşaının oğlu, gökyüzüne bakar ve uzun uzun yıldızları seyrettikten sonra, "Baba, evren bir şaka mı?" diye sorar...

«Biz var olan bilimin bilginleriyiz...» demiş Montaigne. Kesin savlar ileri sürmek, «En doğrusu budur», demek kişiyi gülünç duruma düşürür. Bilim kesin sanılan bir konunun temelden yanlışlığını ispatlayıverir yeni bir yöntemle. Bırakın yüz yıllar öncesini, ninelerimize, dedelerimize, oturma odalarında dinlenirken bir aynaya bakılarak, kilometrelerce ötede olup biten olayları görebileceklerini, Ay'a insanların ayak basacağını, 7 kat gökte istasyonlar kurulacağını söyleselerdi, nasıl bir yanıt alırlardı acaba? O günlerin bilimi çözememişti nice nice gizleri... Yürürlükteki bilimdir bizim, «Bilim, bilim» dediğimiz. Yeryüzü gizlerle doludur. Bilim bunların pek çoğunu açıklayamıyor. Nice uygarlıkların silinip yeniden doğduğunu biliriz. Ama ilk uygarlık nasıl doğdu? Neden yitip gitti? Neden Tanrılar hep göklerden indi? Neden İsa göklere çıktı? Nedir bu Evren adım verdiğimiz? insan yer yüzüne atılmış, sürgün gibi bir şey. Çalışacak, didinecek, ölene dek çırpınacak, mutluluk adını verdiği bir bulunmaz şeyi arayacak; Maeterlinck'in «Mavi Kuş»u gibi eşsiz benzersiz bir şeyi... Sonunda 40, 50, 60, 80, 100, en çok en çok 140 yıl sürecek bu yeryüzündeki konukluk. Acılarla, gözyaşlarıyla, yorgunluklarla.. Şaka hem de tatsız bir şaka değil de nedir bu? Anlamsız görünmüyor mu? Albert Camus bu anlamsızlığı görmekte, insanlara göstermekte haklıydı.

Einstein «Görelik» kuramının yaratıcısıydı ve bilimin sonsuzluğuna inanıyordu. Bilimin öncüsü, temeli kuşkudur. «Biz var olan bilimin bilginleriyiz.» demiş Montaigne, var olan bilim ise, nice nice düğümleri çözemiyor, aksine kördüğüm edip bırakıyor. «Tanrıların Arabaları,» «Dünyamızın Gizli Sahipleri» gibi kitaplar, heyecanla, merakla okunuyorsa bundan insanoğlundaki bu «bilinmeyen» gizlere karşı duyduğu büyük ilgiden... İşte bu ilgi bilimi yeni aşamalara götürecek, nice düğümler çözecektir.

Çağa egemen olan resmi bilimsel görüş, birçok yeni düşünceleri kavramamızı ve anlamamızı güçleştirmektedir. Çok değil bundan bir kaç yıl önce insanoğlunun uzaya açılması, erişilmesi mümkün olmayan bir hayal gibiydi; in¬san yapısı bir aracın, Antartika'nın kalın buz tabakaları altından geçebileceği düşüncesi, sadece Fransız bilimkurgu yazarı Jules Verne'in "Deniz Dibinde Yirmi Bin Fersah" adlı romanında yer alıyordu; insandan insana yürek ve organ nakli, yirminci yüzyılın çehresini değiştiren önemli olaylardan biridir. Bütün bu olup bitenlerden çıkan sonuç şu: Üniversitelere egemen olan resmi ve kalıplaşmış bilim, çağın hızlı ve hareketli değişmelerini izlemekte güçlük çekmekte, bir bakıma alışılagelmiş açıklama yöntemlerinin, klâsik bilimsel şemanın dışına çıkmak istememektedir. Oysa Bacques adasının bir türlü açıklanamayan dev heykelleri, kafatasları bilinçli bir varlığın kullandığı silahlarla delinmiş olduğu Sovyet Bilimler Akademisinin de doğruladığı yüzaltmış milyon yıllık paleontolojik çağ yaratıkları, şaşırtıcı mağara duvarları resimleri, KEOPS piramidinin insanı ürküten sırları ve üç bin yıllık olduğu söylenen elektrik pilleri somut birer delil olarak karşımızda duruyor.

«Mahabarata» adlı Hint destanına göre Tanrılar, uçan nesneler kullanırlarmış. Vimana adlı bu araçlar, «gökte parlayan bir bulut» gibidir. Güneş'e kadar gidebilir. Güneş'i bile aşıp öteye geçebilir. Rung Ming gölündeki piramitlerde silindir biçimli uçan gemiler vardır, kırk-beş bin yıl öncesi Çin'de yüksek uygarlığa sahip insanlar yaşamışlardır. Dünyanın dört yanında böyle, Eskimolardan Japonlara, Hintlilerden eski Romalılara, Mısırlılardan çağdaş Amerika'ya dek... İlk uygarlığın gökten gelen insanlar tarafından kurulduğu bir varsayımdır. Günden güne güçlenen bir görüş. Amerika, Asya, Afrika toplumlarının binlerce yıllık efsaneleri uzay insanlarına pek benzeyen yaratıkların öyküleriyle dolu. Birtakım anıtlarda onlarınkine benzer araçlar, yaratıklar görülüyor. Çağdaş bilim yeterli değil bu gizleri çözümlemeye. Örneğin Atlantik Okyanusundaki Paskalya Adasında bulunan dev heykeller oraya nasıl gelmiş, kim getirmiş, orada mı yapılmış? İçinden çıkılmaz bir sorundur. Bugün bu adada ancak altı yüz kişi yaşıyor. En kalabalık zamanında bile bu adanın nüfusu beş bini geçmemiş. Kupkuru, bitkisiz, insanların yaşamasına uygun olmayan bir kayalık, ama bu adada altı yüze yakın heykel var. Yirmi metre boyunda, elli ton ağırlığında bu heykellerin adada ne işi var? Ada halkının efsanesine göre: «Gökten gelen efendiler»in heykelleridir bunlar. Gökten inen Tanrılar, yerlilere ateş yakmasını öğretmişler, kendi ileri uygarlıklarının araçlarıyla bu dev heykelleri yapmışlar, bırakıp gitmişler...

Uçan Daireler konusuna gelince: İleri sürülen savlara göre bu konuda gerçekler açıklanmamakta, titizlikle gizlenmektedir. Geçenlerde bir Sovyet bilgini, uçan dairelerin gerçekten var olduğunu belirtti. Büyük devletler bu alanda çalışmalar yapıyorlar, ama kamu oyuna açıklamıyorlar. Masal gibi geliyor bize, bilim kurgu romanlarını, filmlerini ilginç buluyoruz, o kadarla geçiyoruz. Ya gerçekse? Ya bütün bu çözülmeyen gizler, dünyamızın gerçek tarihinde yer alıyorsa O zaman bütün uygarlık tarihinin baştanbaşa değişmesi gerekecektir. Bakın Ksenefon'lar, Plutarkos'lardan bu yana uçan dairelerden söz edilmektedir. Çağımızın büyük bilgini Einstein gülüp geçmemiş: «-Uçan daireler, binlerce yıl önce dünyadan göç eden bir ulus tarafından yönetiliyor. Bu ulus kaynaklara dönüyor» demiş, ölümünden az zaman önce...

DİN KİTAPLARINA GÖRE...

«Tanrıların Arabaları», ve «Dünyamızın Gizli Sahipleri» adlı kitaplarda dini metinlerden de bazı parçalara yer verilmişti; fakat bunlar, daha ziyade İncil ve Tevrat üzerinedir. Acaba bu konularda Kur'an'da ilgimizi çekebilecek neler var? Bu yazı dizimizde çeşitli âyetler ve hadislerden örnekler görecek, bunları bir de uzay-zaman-mekân kavranılan içinde incelemeye çalışacağız: Sözgelimi: «-Rabbin meleklere: -Ben yeryüzünde bir Halife bulunduracağım.» dedi. Melekler: «-Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak bir varlık mı bulunduracaksın?..» dediler, (Bakara Sûresi, Ayet:30)

«-Ey Âdem, eşin ve sen cennette kalın. Orada yiyin her şeyden. Gönlünüzce yiyin ancak, şu ağaca dokunmayın..» dedik. (Bakara Sûresi, Ayet:35)

«-Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırdı. Onları bulundukları yerden çıkardı. Birbirine düşman olarak inin yeryüzüne. Yeryüzünde bir süre yerleşip yaşayacaksınız... dedik.» (Bakara Sûresi, Ayet:36)

«-Âdem, 60 arşın boyundaydı...» (Tecrd-i Sârih Tercümesi, Hadis 1367)
«-Meleklere: «-Âdem'e secde edin!» dedik. Şeytandan başka hepsi secde etti. Şeytan cinlerdendi...» (Kehf sûresi, Ayet:50)

İster istemez insan kendi kendine soruyor: Melekler, yeryüzünde insanoğlunun kan dökeceğini, bozgunculuklar çıkaracağını nereden ve nasıl bilmişlerdi? Yoksa Adem'den önce yeryüzünde böyle davranan ve insana benzeyen yaratıklara mı tanık olmuşlardı?

Hz. Âdem'e, eşine ve Şeytan'a: «-Haydi inin yeryüzüne!..» diye seslenildiğine göre; bunlar daha önce yeryüzünde değillerdi. Öyleyse neredeydiler? Yeryüzüne nereden, hangi dünyadan gelmişlerdi? Âyetler'de «Şeytan»ın, hem meleklerden, hem de cinlerden olduğu anlaşılıyor. Âdem'le ilişkileri anlatılan bu yaratıklar nasıl şeylerdi? Bunlar, Hz. Âdemle dünyamızdan önce aynı gezegende yaşayan uzaylı yaratıklar olamazlar mı? Ve Âdem'in boyunun 60 arşın oluşu, (60xO,66m=39.60m) ilginç değil mi?

ÂDEM'İN, HAVVA'NIN VE ŞEYTAN'IN KOVULDUKLARI CENNET:

Necm suresinin 14., 15. âyetlerinde «Sidret'ül - Müntehâ» = «son sedir ağacı, son sınır» denen yerde bulunan bir «CENNET»ten söz edilir. «Varılacak Cennet oradadır.» denir.

Hadiselerde ve Kur'an yorumlarında anlatıldığına göre: «Sidret'ül-Müntehâ», «Gökler»dedir. Yani dünyamızın dışında uzaydadır. Ve insanoğlu için «son durak» sayılmaktadır. Orada bir «cennet» bulunduğundan söz edilmesi, Kur'an yorumcuları arasında tartışmalara yol açmıştır:

Bazıları bu cennetin, «Tanrı'nın iyi kullarına söz verdiği cennet» olduğunu söylerken, bazıları da bu cennetin başka bir cennet olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Kimilerine göre bu, «şehitlerin ruhlarının vardığı» cennet; kimilerine göre «meleklerin yaşadıkları, yurt edindikleri» cennet; kimilerine göre «Hz. Âdem, Havva ve şeytan'ın kovuldukları» cennet; kimilerine göre de «bütün, bunların dışında anlamı olan» bir cennettir. (Fahrüddin-i Râzi, Tefsir-i Kebir, Necm Sûresi, Ayet:14-15)

Ancak yorumcuların hepsinin kabul ettikleri ortak yan Uzayda, dünyamızın dışında «CENNET» diye bir yerin varlığıdır. Aynı zamanda Adem'in, eşinin ve Şeytan'ın çıktıkları cennet de böyle bir yerdir, yani «Sidret'ül-Müntehâ» da uzayın bir başka yerinde bulunan bir yer...

İslâm inanç kollarından «Eş'arî»ler ve büyük İslâm bilginlerinden Cübbaî'ye göre de cennet, uzayda bir yerdedir. Eş'arîler, cennetin yerinin Necm suresinde açıkça belirtildiğine inanırlar. Yalnız Matüridiler, «-Cennet bu evrendedir ama, nerede olduğu belirtilmemiştir.» derler. Bütün «Kelâm» kitaplarında, bu arada İlk İstanbul Kadısı Hızır Bey'in Nuniye adlı kitabında bu böyle anlatılır.

Ayetlerde çoğu kez, «cennetler» diye geçer. Yani bir değil, birçok cennet olduğu anlatılır.

Demek ki dünyamızın dışında bir değil, birçok dünyalar ve bu dünyalarda da canlı yaratıkların bulunduğu «cennet»ler vardır:

Konuya girmeden önce ruh, melek, cin ve şeytan kavramlar üzerinde biraz durmamız doğru olur:

RUH NEDİR?

İsra sûresinin 85. âyetinde, «ruh» konusunda sadece şu kadar bir açıklama yer alır:

«-Sana ruhu sorarlar. De ki o, Rabbimin işlerindendir. Bu konuda size çok az bilgi verilmiştir.»

«Subhe-i Sıbyan» adlı bir Türkçe - Arapça (manzum) sözlükte ruhun çeşitli anlamları şöyle anlatılır:

«Ruh Cebrail-ü İsa, Ruh bir türlü melek, Ruh Hakk'ın emri, hükmü, ruh Kur'an, ruh can.»

Yani din dilinde bunların hepsine ruh dendiği olur. Cebrail, İsa, bazı melekler, Tanrı'nın buyruğu, Kur'an-ı Kerim, can... gibi çeşitli an¬lamlar için kullanılır ruh sözü.

Kadr suresinde kadir gecesinde «inenler» anlatılırken: «-Bu gece, melekler ve ruh iner...» denir. Ve bu ruhun kim olduğu açıklanmaz. Kur'an yorumcuları, buradaki «ruh» sözüyle, «Cebrail»in anlatılmak istendiğini ileri sürerler.

Nisa suresinin 171. âyetinde Hz. İsa'dan söz edilirken:

«-... Mesih, Meryemoğlu İsa, Tanrı'nın elçisidir. O'nun kelimesi, Meryem'e bıraktığı bir sözcüsüdür. Ve O'ndan gelmiş bir Ruhtur.» denir.

Demek ki «ruh» sadece gözle görülmeyen şeylere verilen bir ad değildir. Hz. İsa gibi etten, kemikten... meydana gelmiş, maddî varlıklara da Kur'an diliyle «ruh» denebilmektedir. Elverir ki maddî varlık olağanüstü bir özellikte olsun. Meleklere «ruh» denişi de bundandır. Gözle görülmeyen varlık oluşlarından değil, olağanüstü nitelik taşımalarındandır.

Ruh konusunda çok çeşitli anlatış biçimlerine rastlanır. Eflatun Aristo... gibi Yunan düşünürleri, Farâbî, îbnî Rüşd, İbnî Sînâ gibi Türk ve İslâm düşünürleri, İslâm ahlâkçıları çeşitli açılardan ele almış ve anlatmışlardır ruh konusunu. Bunları anlatmakta yarar yok...

Prof. Mehmet Akçay, «Müsbet îlim Yönünden İslâm Dini» adlı eserinde, ruh konusunda şöyle der:

«-Ruhun müspet ilimdeki anlamı az işlenmiştir. Ruhun sözlük anlamı: varlığın esası, özü demektir. Yavrusunu seven ana 'ruhum' diyerek onu bağrına basar. 'Nane ruhu' dendiğinde nanenin özü olarak elde edilen madde anlaşılır. 'Meselenin ruhu' dendiği gibi, 'ruhum sıkılıyor' da denir. Bütün bunlar, ruhun yalnız canlılar için değil, bütün varlıklar için öz ve esasın ifadesi olarak kullanıldığını gösterir.»

Meleklerle birlikte gönderilen «Ruh» neydi, nasıl bir varlıktı»? Meryem'e «Ruh»un «insan» biçiminde gönderilmesini nasıl yorumlamalıyız?

İleride sözünü edeceğimiz, Hezekiel Peygamber de Tevrat'ta «ruh»la birlikte gelen ve «ruh» un güdümünde hareket eden bir yaratıkla, daha doğrusu bazı yaratıklarla karşılaştığını anlatıyor.

Tevrat'ın Hezekiel bölümünde 1. babının 5. âyetinde bu yaratıklar anlatılırken: «...Ve on¬ların ortasında dört canlı yaratık benzeri çıktı. Ve onların görünüşü şöyleydi: Onlarda in¬san benzeyişi vardı.» deniyor. Yani Meryem'e geldiği Kur'an-ı Kerimde bildirilen «ruh» gibi bunlar da «insan görünüşünde»ydiler, Hezekiel'in 20. âyetinde de şöyle dendiği görülüyor: «-Ruh nereye gitmek istediyse oraya, ruhun gitmek istediği yere gidiyorlardı...»

«Canlı yaratıklarda, bir başka deyişle «melekler»le gelen «ruh»un bir «başkan», bir «kumandan» olduğu anlaşılıyor. «Melekler»den fakat, onlara oranla daha üstün özellikleri bulunan varlık. «Cebrail»e «ruh» denişi de bundan ileri geliyor. Çünkü anlatıldığına göre «Cebra¬il», birçok meleklerin «Baş»ı, «Başkan»ı sayılıyor...

«Meleklerin «insan» biçiminde göründüğünü anlatan ayetlere, Peygamber sözlerine bakarak «meleklerin biçimden biçime girdiği»ni ileri sürebilir miyiz ?

Meleklerin insan biçiminde görünmeleri, bu varlıkların gerçek yapılarının başka olduklarını göstermez. Kendi yapıları, kendi biçimleri de insan biçiminde olabilir. Neden böyle olabileceklerini düşünmüyoruz? Uzaydan gelen bu yaratıkların insan biçiminde olmalarına engel var mıdır?

Eski Diyanet işleri Başkanlarından Merhum Ahmet Hamdı Akseki, melekler konusunda şöyle diyor:

«-Her Müslüman inanır ve itikat eder ki Allah-u Tealâ Hazretlerinin melekleri vardır. Allah'ın her emrine itaat ve gece gündüz Allah'a ibadet ederler. Melekler, gözlerimizle göremediğimiz mevcutlardandır. Onların yemesi, içmesi, yatıp uyuması, erkekliği ve dişiliği yoktur. Onlar yerde, gökte ve her tarafta bulunurlar. İnsanlardan ayrılmayanlar da vardır. Her biri vazifesine göre isim alır. Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail, meleklerin büyüklerindendir. Bir de Kiramen Katibin (onurlu yazıcılar) denen melekler vardır. Ki, onlar her insanın yanında bulunan ve daima onun yaptığını yazan meleklerdir. Meleklerin bazıları, insana öldükten sonra sual sormaya memurdur. Bunlara münker ve nekir denir.

Bir insan ruhunun oluşumu şöyle cereyan eder: Ana rahminde hücreler çoğalarak belirli tipler almaya devam ederler. Bu düzenli hücre birikmesi en nihayet insan biçimini alır. Ve ruhsal belirtiler ortaya çıkar. Artık ruh teşekkül etmiştir. Bir evin yapılışında durum aynıdır. Tuğlalar üstüste dizile dizile duvarlar ve odalar teşekkül eder. Evvelce tuğla diye adlandırılan yapı taşları şimdi ev anlamında bir yapıya sebep olmuştur. Ev yıkılınca hiçbir madde kaybı olmadığı halde, artık ev sözcüğünden anlaşılan ruh kalmamıştır, insan da öyledir. Ölümle sadece vücut düzeni bozulmuş ve madde eksilmemiştir. Fakat ruh kalmamıştır.» (Kardeş Matbaası, 1969, Sf:24)

Prof'un bu anlattıklarına göre: Ruh, maddenin ya da maddelerin belirli biçim almasından başka bir şey olmuyor. Ama kimi zaman «mecazî» anlamlarda da kullanılıyor. «-Ruhum sıkılıyor, meselenin ruhu» gibi deyimlerde kullanıldığı gibi...

Ahmet Hulusi adında bir yazar da «Din-Bilim ışığında Ruh, însan, Cin» adlı kitabında şöyle diyor:

«-Ruh olmadık hiçbir zerre mevcut değildir. Karşılıklı zerrecik, hareketini sağlayan enerjiyi ruhtan almaktadır. Dolayısıyla kâinat ilk varolduğu andan itibaren ruha sahip olmuştur ve kâinatın yok oluşuna kadar yani kıyamete kadar da sahip olacaktır.

Dinî tabirle ruh ile kâinat yaratılmıştır. Kâinatın yok olması ise Kıyamet denilen hadise ile, ruhun rabbine dönüşüyle meydana gelecektir. Yani kâinatı var eden özün almışıyla kâinat tekrar yokluğa dönecektir.» (Yüksel Matbaası, 1972, Sf:36)

Bu kapalı sözlerden bir şeyler çıkarmak kolay değildir. Bu gibi sözleri söyleyenlerin kendileri bile kolay kolay anlayamazlar. Yalnız çok şey biliyorlarmış gibi «sır» dolu «ifadeler»le doldururlar sözlerini ve kitaplarını. «Çok şey biliyor» dedirtmek için çoğunlukla... Bu tür kapalı sözlere hevesli kişiler, genellikle «araklamak» yoluyla doldururlar dağarcıklarını. Birinin söylediğini ya da yazdığını öteki de aynen söyler ya da yazar çoğu zaman. Ruh konusunda da durum öyle olmuştur.

Anlatılanlar ne türlü olursa olsun, biz Kur'an-ı Kerim'in çeşitli âyetlerinden şu sonuca varabiliriz: «Ruh, sadece görünmeyen şeyin adı değildir. Kimi zaman Hz. Isa gibi görünebilen varlığa da denir.»

Kur'an-ı Kerim'de, Nahil suresinin 2. âyetinde şöyle bir anlatım göze çarpar:
«-Tanrı, kullarından dilediklerini buyruğunu iletmek için melekle ruh ile gönderir..»

Meryem suresinde «Ruh»un insan biçiminde Meryem'e gönderildiği açıklanır.
«Meleklerin varlığı aklen caizdir. Olmayacak bir şey değildir. Aklen caiz olduğu gibi nakil yoluyla da sabit olmuştur. Çünkü Kur'an-ı Kerim bize melekleri haber vermiştir. Kur'an da bize melek vasıtasıyla gelmiştir.»

Akseki, melekleri böyle anlattıktan sonra onların neden görünmediklerini de şöyle anlatmaya çalışıyor:

«-Melekler her yerde bulundukları halde onları göremediğimizin sebebi şudur: Her şeyin vücudu kendine göre yaratılmıştır. Bizim gözümüz ise meleklerin vücudunu görebilecek şekilde yaratılmamıştır...»

Akseki'nin bu anlatışı, geleneksel bir anlatıştır. Yani melekleri böyle anlatmak bir gelenek olmuştur. Aşağı yukarı bütün Klâsik İslâm yazarları böyle anlatırlar. Yazık ki hiçbir araştırma, hiçbir karşılaştırma yapmadan.

«-Melekler yemez, içmez, uyumaz, dişilikleri. erkeklikleri yoktur..» gibi ezberlenmiş sözleri söyler, yazar geçerler. «Melek sözü nereden gelmiştir; nasıl gelmiştir? Acaba öteki dinlerde, başka inançlarda ve başka kutsal kitaplarda nasıl yer almıştır? Tarih boyunca insan toplulukları meleklere nasıl inana gelmişlerdir?» gibi sorular için bir cevap aramaya, bir araştırmaya yönelmezler. Gerek bile görmezler bu gibi sorulara karşılık aramaya.

«-Madem ki Kur'an haber vermiştir; öyleyse melek vardır; inanmak gerekir...» yargısı yeterlidir bu gelenekçiler için. «İnanmak.» Evet ama, iyice bilerek inanmak daha iyi değil mi? İslâm dini: «önce düşün, araştır, sonra inan!» demez mi? Haydi din demedi böyle; akıl böyle demez mi ? «Meleklerin yemediği, içmediği, dişilikleri, erkeklikleri yoktur... gibi yargılar nereden çıkarılıyor?» diye sorsanız; belki de birtakım hadisleri ileri sürecekler. Hem de hadis sağlam mı, çürük mü; ya da hadisin gerçek anlamı nedir? diye düşünmeden...

Ahmet Hamdı Akseki, melekleri kendi gerçek biçimleriyle sadece «Peygamber»lerin görebileceklerini de yazıyor. Yazarların çoğu böyle derler.

Demek ki melekler»in «gerçek biçimleri» vardır. Peki nedir bu «gerçek biçimleri»? Meleklerin kendi öz biçimleri nedir? Yani bu varlıklar, insan biçiminde midirler; başka varlıklara mı benzerler? Neye benzerler? Meleklerin öz varlıkları bizim gözlerimizle görülemeyecek özellikteyse Peygamberler nasıl görüyorlar? «Mucize» desek. Anlamsız bir mucize olur bu. Çünkü «Mucize,» herhangi bir davayı, Peygamberlik davasını ispatlamak amacıyla ortaya konur. Peygamber kalksa da:

«-siz göremediğiniz halde, meleği ben gördüm. Bu, benim Peygamberliğimi ispatlar.» dese, davasını ispatlamış olur mu?

«-Senin gördüğünü nereden, nasıl bilelim?» demezler mi?

«Mucize» için değilse Tanrı durup dururken ne diye «kendi ilahi âdeti»nin tersine bir şey yapsın da meleği bütün gözlerden gizlediği halde yalnızca Peygambere göstersin?

Ancak şu olabilir: Uzaylı, başka dünyalı oldukları kesinlikle anlaşılan bu varlıkları, yani melekleri sadece belirli kişilere buyruklarını iletmek için görevlendirmiş olabilir. Nahl suresinin 2. ayetinden anlaşılan da budur. O zaman böyle bir görevle dünyamıza gelen bu varlıkların, sadece belirli kişilerle temas etmeleri olağandır. Görüşecekleri biçimde, geldikleri araçlarıyla çıkar giderler. Ama bu demek değildir ki başkaları bu melekleri göremezler. Başkaları da görebilirler. Nasıl ki Lut Peygambere gelen «melek»ler, bu Peygambere göründükleri gibi, onun toplumuna da görünmüşlerdir. Hud suresinin 78. ayetinden açıkça anlaşıldığına göre, gerek Lut Peygambere, gerekse toplumuna görünen melekler «insan biçiminde»ydiler. Tıpkı «Meryem»e ve «Hezekiel»e göründükleri gibi.

Müslim'in ünlü «Sahih»inde yer alan ve Nevevi'nin 40 hadisinde, 2.hadis olarak yazılı bulunan şu hadisi birlikte okuyalım:

«-Hattaboğlu Ömer'den... Ömer anlatıyor:
Bir gün Peygamberin huzurunda bulunuyorduk. Bir de baktık ki bembeyaz elbiseli, siyah saçlı, üzerinde hiçbir yolculuk izi bulunmayan, ama hiçbirimizin tanımadığı bir kişi belirdi. Geldi, Peygamberin yanma oturdu. Otur¬makla da kalmayıp dizlerini dizlerine dayadı; iki avucunu Peygamberin iki uylukları üzerine koydu.

«-Muhammed-i İslâm nedir? Anlat!» diye sormaya başladı...»

Hadiste anlatılan bu kişi kimdi acaba?
Hadiste açıklandığına göre kimsenin tanımadığı bu kişi Peygambere, «İslâm»ın, «ihsan»ın (iyiliğin) ne olduğunu, kıyameti ve kıyamet belirtilerini sorduktan ve gerekli karşılığı aldıktan sonra çıkıp gitti. Hz. Ömer diyor ki:
«-Peygamber bana: Ömer biliyor musun kimdi bu adam?» diye sordu. Ben de «Tanrı ve Tanrı Elçisi bilir onun kim olduğunu,» dedim. Bunun üzerine Peygamber: «O kişi, Cebrail'di. Size dininizi öğretmek için gelmişti. Bana sorular sorup karşılık verdirtmekteki, amacı oydu, dedi.»

Cebrail gelip Hz. Muhammed'le görüşüyor; ama yalnızca ona değil, yanındaki arkadaşlarına da görünüyor, insan biçiminde...

Hadis bunu açıkça belirttiği halde, «meleğin kendi biçimi o değildi de öyle gözüktü!» demek zorunda mıyız?

Başka birçok hadisler de Cebrail'in «insan» biçiminde gözüktüğünü anlatıyor. Demek ki din dilinde «cebrail» diye adlandırılan bu uzaylının asıl biçimi de o. Yani insan biçiminde. Başka türlü bir yoruma kendimizi zorlamaya hiçbir gerek yok. Ne akli bir gerek var, ne dini bir gerek...

Diyanet işleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyelerinden Dr. Ali Arslan Aydın, bir yazısında melekler konusunu işlerken ezberlemiş biçimiyle geleneksel bir anlatıma yer veriyor. «Cin»lerin «ateş»ten, meleklerin de «Nur» dan yaratıldığını anlatan bir hadisi söz konusu ettikten ve bunu klâsik biçimiyle yorumladık¬tan sonra şöyle diyor:

«-Meleklerin kendilerine mahsus olan bu mahiyetleri (nurdan yaratılmış olmaları) onların insan gözüyle görünmelerine mani teşkil etmektedir. Çünkü insan gözü, genel olarak melekler gibi maddî olmayan ruhani varlıkları görebilecek şekilde yaratılamamıştır. Ancak Cenab-ı Hak, Peygamberlerine bu kuvveti verdiğinden, yalnız onlar melekleri görebilirler.» (Diyanet Dergisi, Cilt:5, Sf:302-303) Merhum Aksekili'nin kullandığı cümlelerden bazılarını aynen aldığı görülüyor. Hem de kaynak göstermeden... Neyse orası ayrı bir konu...

Şimdi bu yazara, daha doğrusu bu «aktarmacı »ya sormalı:

«Meleklerin NUR'dan yaratılmalarından dolayı insan gözüyle görülemeyeceklerini» söylüyorsun. «Nur»dan yaratılışları, insan gözüyle görülmelerine neden engel oluyor? Bunu da açıklasana! «Nur», yani ışık, insan gözüyle görülemeyen bir şey midir? Sonra «Peygamberin gözü,» «insan gözü» değil mi?

Adının başında «Dr.» bulunan bu sayın kişi de birçokları gibi meleklerin «erkeklikleri», «dişilikleri» olmadığını yazıyor. Ve delil olarak da bazı ayetler gösteriyor:

«-Acaba gerçekten ayetlerde meleklerin erkeklik ve dişilikleri olmadığı mı yazılı?» di¬ye gösterilen ayetlere bakıyor; ama böyle bir şeyin anlatıldığını göremiyoruz.

Gösterilen ayetler: İsra suresinin 40., Saffât suresinin 150., Zuhruf suresinin 19., Fâtır suresinin 1. ve Enbiyâ suresinin 26. âyetleri.

Ayetlerin anlamlarını birlikte gözden geçirelim:
«-Rabbiniz sizlere oğullar ayırıp kendi¬ne meleklerden kızlar mı seçti? Kuşkusuz siz, büyük, ağır bir söz söylüyorsunuz (melekler Tanrı'nın kızlarıdır derken.)»

«-Yoksa biz melekleri onların gözleri önünde mi dişi yarattık? Melekleri birer dişi yarattık da onlar buna tanık mı oldular? (Meleklerin birer kız olduklarını nasıl söyleyebiliyor¬lar?)»

«-Allah'ın yalnızca kulları olan meleklere de birer dişi diye nitelediler. Meleklerin birer dişi olduklarını ne biliyorlar, nereden biliyorlar? Yoksa yaratılışlarına (onlar yaratılırken) tanık mı oldular? Tanıklıklarını yazacağız ve onlar sorumlu olacaklar.»

«-Bütün övgü, gökleri ve yeri yaratan, melekleri elçi, ikişer, üçer, dörder.., kanatlı kılan ve yaratışına dilediği ölçüde artış yapmaya gücü yeten Allah'adır. Allah, her şeye gücü yetendir.»,

«-Ve Rahman, çocuk edindi dediler. O, bütün eksiklerden beridir. Onlar (Tann'nın çocukları oldukları ileri sürülenler) Tanrı'nın çocukları değil, O'nun onurlu, şerefli kullarıdırlar.»

Şimdi siz, söyleyin; bu ayetlerden hangisi «meleklerin erkekliklerinin, dişiliklerinin olmadığını anlatıyor? Bu ayetlerin sonuncuları, meleklerin erkeklik ve dişiliklerine hiç değinmiyor, îlk üç ayet de sadece «-Melekler Tanrı'nın kızlarıdır.» denilemeyeceğini anlatıyor. Yani bu ayetler, meleklerin Tanrı'nın kızları olduklarını ileri sürenlere karşı çıkıyor.

Meleklerin Tanrı'nın kızları olmadıkları ayrı şey, erkeklik ve dişiliklerinin olup olmadığı ayrı şey. «Tanrı'nın kızları» değiller diye erkeklik ya da dişiliklerinin de olmaması şart mı? «Tanrı'nın kızları» olmazlar da, erkek ya da dişi olabilirler. Böyle düşünülemez mi? Söz konusu yazar ve benzerlerine göre: «-Olamaz!» Olamaz ve nedeni de sorulamaz.

Kur'an-ı Kerim'e göre «Tanrı'nın çocuğu olduğu» söylenemez. «O, çocuk edinmekten münezzehtir, beridir.» Onun ne kızı, ne de oğlu olduğu söylenebilir.

Ancak eldeki Tevrat'a göre: «Tanrının oğulları»ndan söz edilebilir.

Tevrat'ın tekvin bölümünün 6. Babının 1-4. ayetlerinde Tanrı Oğullarının «adam kızları»yla evlendikleri açıklanıyor. Şöyle deniyor:

«-Ve vaki oldu ki toprağın yüzü üzerinde adamlar çoğalmaya başladı. Onların kızları doğduğu zaman, Allah oğullan, adam kızlarının güzel olduklarını gördüler ve bütün seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar. Ve Rab dedi: Ruhum adam ile ebediyen çekişmeyecektir..»

İleri sürüldüğüne göre melekler de «Tanrı Oğulları»ndandır. Yani eldeki Tevrat'ın yorumcuları böyle diyorlar.

Demek ki «Tanrı Oğulları» denen uzaylı yaratıklar «adam kızları»yla yani insanların kızlarıyla ilişki kurmuşlar. Tabiî bu ilişkiden de yeni bir «nesil» meydana gelmiştir. Kimilerine göre bu yeni türeyen «nesil» «cin»ler ve «Şeytan»lardır. Kimilerine göre de «Cin»ler ve «Şeytan»lar, insan kızlarıyla ilişki kuran «Tanrı Oğulları»na, yani meleklere verilen addır. «Asıl durakları olan gökleri bırakıp, yeryüzüne indikleri» ve «insan kızlarıyla evlenmek gibi aşağılık işlere» giriştikleri için «Cin» ve «Şeytan» durumuna düştüklerini ileri sürerler. Bunları «zina etmiş melekler» sayarlar. (B.Çetintürk, Hayata Sevk Eden Hakikat, Yıl:Yok, Sf:66) Ve «ahd-i cedit»te Yahuda'nın mektubunda yer alan şu sözleri delil olarak gösterirler:

«-îmdi bir kez her şeyi bildiğiniz halde, size hatırlatmak istiyorum ki Rab, kavmi Mısır ülkesinden kurtarmışken iman etmeyenleri sonra yok etti. Ve kendi başkanlarının korumamış, kendi ülkelerini (uzaydaki ülkelerini) terk etmiş olan melekleri büyük günün hükmü için ebedi bağlarla karanlıklar altında sakladı.»

Nitekim onlar gibi aynı biçimde zina etmiş ve başka beden ardına düşmüş olan Sodom ve Gomorra ve çevrelerindeki şehirlerine ebedi ateş ceza verilmesine benzer.»

Yani meleklerin insan kızlarıyla evlenmeleri, Lut toplumunun sapıklıklarına benzetiliyor. «Lut toplumu, sapık davranışları yüzünden nasıl yok edildilerse, Tanrı'nın oğulları olan melekler de kendi ülkelerini bırakıp yeryüzüne geldikleri ve insanların kızlarıyla ilişki kurdukları için cezalandırıldılar. Bunların cezaları, karanlıklar altında zincirlere vurulmuş olarak kalmalarıdır.» demek isteniyor.

Bu sözler, Kur an-ı Kerim'de, Şad suresinin 38. ayetini hatırlatıyor: Bu ayette kimi cinlerin «demir halkalarla bağlı oldukları» anlatılır.

CİN NEDİR?

Muhammed Hamdi Yazır, Ragib-ı Isfehanî adında bir dilbilimcinin El Müfredat adlı kitabından aktararak şöyle der:

«-Gizli güç anlamına gelen CİN adı iki türlü kullanılır:
Birincisi: Beş duyu ile bilinemeyen, duyulardan gizlenen ruhi varlıkların bütünüdür. Bu anlamda melek ve şeytanlar da CİN sözünün kapsamına girer. Her melek cindir ama, her cin melek değildir.

îkincisi: Cin ruhani varlıkların hepsine değil; sadece bazılarına denir. Çünkü Ruhani varlıklar üç çeşittir:

1-Yararlı olanlardan meydana gelenler. Bunlar yanlış iş yapmazlar, insanları aldatmazlar. Tanrı'nın buyruğundan çıkmazlar. Bunlar, meleklerdir.

2-Zararlı olanlardan meydana gelirler, insanları aldatırlar. Kötülüğe, fenalığa sürüklerler. Bunlar Şeytanlardır.

3-İçlerinde yararlı da, zararlı da bulunanlar. işte özel anlamıyla CÎN bunlara denir.» (Hak Dini Kur'an Dili, C. 7, s. 5383)

Melek, Cin, Şeytan gibi kavramların çoğu kez aynı anlamda, yani birbirlerinin yerinde kullanıldığı bir gerçek. Ama «ruhi» varlıklar düşünmek ve bunları «yararlı»-«zararlı» diye ayırmak ilkel bir ayrımdır. Kimi eserlerde yazılı olduğuna gibi eski çağlarda yaşayan gelişmemiş insanlar, ilkel toplumlar da «yararlı» ve «zararlı» ruhlara inanırlar; yararlı ruhları kazanmaya, zararlı ruhlardan korunmaya çalışırlardı. Bunun için de birçok kurbanlar keserlerdi. (Ömer Rıza Doğrul, Dinler Tarihi, İnkılap Kit. 1953. İst. Sf:17) «Ruhi» varlıklar bulunduğunu kabul edip kimilerin «yararlı» sayarak «melek», kimilerini de «zararlı» sayarak. «Cin» ya da «şeytan» denirse bu inançla, ilkel insanın inancı arasında ne fark olur? Ve böyle bir inancı, «evrensel bir din» olan Müslümanlığın inancı olarak göstermek biraz acayip, biraz yadırgatıcı olmaz mı? Bugün «melek», «cin», «şeytan» diye adlandırılan varlıkları ilkel insan görmüştür.

Uzaydan gelen bu yaratıklarla karşılaşmıştır. Ama onun kendine göre bir değerlendirmeği vardır: En başta gelen özelliği tabiata sıkı sıkıya bağlı oluşudur, (Doç. Dr. Sedat Veyis Örnek, İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, gerçek Yay.. «100 soruda» dizişi, Ocak 1971, İst., sf: 8) Tabiatta ne görürse onu yansıtır. Tabiî kendine görev değerlendirerek, biraz da abartarak yansıtır. Alışık olmadığı bir yaratıkla mı karşılaşmış; bu yaratıkta kendinde olmayan bir güç, bir özellik mi görmüştür, o yaratığa Tanrı» demiştir; «DEV» demiştir daha başka türlü gözünde büyüterek anlatmıştır, ilkel insanların bir özelliği de birlikte (kolektif) düşünmeleridir. Biri nasıl düşünür ve değerlendirirse ötekiler de öyle düşünür; değerlendirir. Olağanüstü güç ve özellikte gördükleri, korktukları. ya da yardımlarını görüp bağlandıkları uzaylı yaratıklarla karşılaşınca, bu yaratıkların her zaman karşılarına çıkacaklarım düşünmüş olabilirler.

Bunları her yerde belirebilecek birer «zararlı» ya da «yararlı» ruh diye nitelemiş olabilirler. Törenlerini bu amaçla düzenlemiş, adaklarını da bu amaçla sunmuş olabilirler, tikel oldukları için onların bu değerlendirmelerini anlamak, hoş görmek mümkün. Ama bugünün insanının da öyle düşünüp değerlendirmesi hoş görülebilir mi? ilk çağlarda yaşıyormuş gibi «yararlı» ya da «zararlı» «ruhi» varlıklar düşünmesi ve kimine «melek,» kimine «cin» - «şeytan» adını vermesi nasıl olağan karşılanabilir?

Çağımızın insanıyla eğitimden yoksun, iyice gelişmemiş, değerlendirmeği zayıf olan ilk çağların insanı arasında bir fark olmalı değil mi? «Melek»leri; «elektrik gücü», «ısı gücü», «ışık gücü».. gibi düşünen, «cin» ve «şeytan» için de: «insan beynindeki aldatıcı düşüncedir.» diyenler de vardır. Sözgelimi: Prof. Dr. Mehmet Akçay bu görüştedir, (Müsbet İlim Yönünden İslam Dini, fasikül l, Kardeş mat. 1969 Ank. Sf.21)

Akçay «melek»leri anlatırken söyle der:
«-Melek, sözcük olarak kudret, kuvvet, enerji anlamına gelir. Melekler Allah'ın emirlerini yerine getiren kuvvetlerdir. Allah'ın emirleri tabiat kuralları olduğuna göre; tabiatın kaçınılmaz olaylarını yerine getirmek, kahir hükmünü icra etmek, elbette bir kuvvet ve enerjiyi gerektirir. Tabiatta bu enerji ve kuvvet de vardır.

Kur'an'da melek terimiyle anlatılan bu kuvvetlerin Allah'ın emirlerini, yani tabiat düzenini yerine getirmekle görevli varlıklar olması gerekir. Nitekim bir ayette: «melekler ancak Allah’ın emirlerim yerine getirirler. (Enbiya: 27)» denmesiyle bu görüş açıkça belirtilmiştir.

Kimyasal, mekanik, elektrik, ışık ve ısı gibi enerjiler vardır. Sade dünyadaki bu enerjilerin en küçük birimlerinden ne kadar sayıda var olduğu düşünülürse meleklerin sayı ve niceliklerinin de pek çok olması gerektiği anlaşılır. Nitekim Kur'an'da birçok olayların çok sayıda melekler tarafından yürütüldüğü bildirilmektedir...» (Akçay, a.g.e., s. 21)

Akçay'a sormak gerekir: İyi ama, Meryem sûresinin 17. ayetinde anlatılan, «ÎNSAN BiÇÎMÎNDE» Meryem'in karşısına çıkan melek için ne dersiniz? Hadislerde Peygambere ve arkadaşlarına göründüğü belirtilen insan biçimindeki meleği nasıl açıklarsınız? Bu melekler için de: «Birer enerjidir!» diyebilir misiniz?

evren_akami.k6.jpgKimileri de melekleri: «umut, rüya, hayal, duygu, düşünce ve ülkelerden doğan birer maddî sembol» diye anlatırlar. Cinler için de: «-birer sembol» derler. «Şeytan» kavramını da böyle açıklarlar. Böyle düşünenler arasında çok ünlü ve önemli yazarlar da vardır. Cemil Sena gibi...

Cemil Sena Hz. Muhammed'in Felsefesi adlı çok önemli kitabında melekleri anlatırken konuya şöyle giriyor:

«-İnsanlar pek eski çağlardan beri, sözlerle anlatmakta zorluk çektikleri umut, rüya ve hayallerini, duygu, düşünce ve ülkülerini, maddî sembollerle somutlaştırmışlardır. Somut semboller, bunları hayal etmiş olanların dışında kalan insanlar tarafından da kolayca anlaşılıp yorumlanabilmişlerdir..» (Cemil Sena, Hz. Muhammed'in Felsefesi, Remzi kitabeyi, 1971, İst., Sf:83)

Yazar demek istiyor ki: «-melekleri, bazı inasanların umutları, hayal güçleri, duygu ve düşünceleri yaratmıştır. Başka insanlar da kolaylıkla inanmışlardır. Gerçekte meleklerin varlıkları yoktur.»

Cinleri de şöyle yorumluyor:
«-İnsanlar, daima görmeye alışmış oldukları olaylar karşısında hiç bir korku ve hayrete kapılmazlar. Ancak pek seyrek olarak beliren olaylarla az görülen, bu sebeple de tabiilik sıfatını kaybetmiş gibi olan olay ve varlıklara TABlATÜSTÜ sıfatını verir; bunlar karşısında mistik hayal güçlerinin kabiliyeti ve kendilerinin ilkellik ve bilgisizlik dereceleriyle orantılı olarak küçülür; şaşırır, onlardan korunmanın ya da faydalanmanın çarelerim ararlar...» (Cemil Sena, a.g.e. sf:101)

Yani: «cinler de, korku ve şaşkınlık sonucu zihinlerde yaratılmıştır. Bunların da gerçek varlıkları yoktur.» demek istiyor.
«Şeytan»ı anlatırken de şöyle diyor yazar:
«-Anlaşılıyor ki, İslam Dininde adı geçen ŞEYTAN da, Hz. Muhammed'den hatta binlerce yıl evvel Doğu'da ve Batı'da aynı sistem ve motiflerle işleyen mistik hayal gücünün verilerinden başka bir şey değildir. Ve Peygamberimiz, kendi ahlaksal ülkülerini, ulusunun ve aralarında yaşadığı Hıristiyanlarla Musevilerin temel inançları üzerine inşa etmiştir.» (Cemil Sena, a.g.e. sf:115)

Demek ki yazara göre: «Şeytan»ı doğuran da insanlardaki hayal gücüdür. Şeytan'ın da gerçek bir varlığı yoktur.

Gerek melekleri, gerek «cin» ve «Şeytan»ları; sadece «hayal»lerle, sadece duygu ve düşüncelerle zihinlerde yaratılan, gerçekte varlıkları olmayan birer kavram saymak yanlıştır. lnancımıza göre, Cemil Sena da bu yanlışa düşmüştür.

«Melek,» «cin» ve «şeytanlarla ilgili anlatımlarda, hikayelerde «hayal»lerin, duygu ve düşüncelerin hiç payı yoktur denemez elbette. Olaylar olduğundan daha başka, daha abartılarak, şişirilerek anlatılmış olabilir. Ama gerçekte bir «olay», bir «varlık» vardır anlatılanlarda. Abartılmış, şişirilmiştir diye olayları ve varlıkları bütünüyle yok saymak gerekmez. «Hayal gücü» deniyor. «Hayal gücü»nün de gerçekte bir temeli, bir dayanağı olur.

Yoktan, durup dururken ortaya çıkmaz hayal gücünün ürünü. Onu işleten bir gerçek vardır mutlaka. Gerçekler dünyasında hiç karşılaşılmayan, hiç görülmedik, duyulmadık şey nasıl hayal edilir? Cemil Sena'nın da kabul ettiği gibi az da olsa görülüp karşılaşılması gerekir hayali işleten şeyin.

Öyleyse: «melek»ler, «cin» ve «şeytanlar» nasıl hayal edilmişlerdir? Dünyanın birbirinden uzak ülkelerinde, birbirinden habersiz yüzlerce, binlerce insanın aynı biçimde, aynı şeyleri hayal ettiklerin! nasıl düşünebiliriz? Bunların aynı biçimde zihinlerde oluşması için umutlar, korkular, çeşitli duygu ve düşünceler yeter mi ? İnancımıza göre gerçekten mutlaka bir temel vardır.

«Melek», «cin», «şeytan», kimi yerde de «dev» diye anlatılanlar, birer varlık olarak bulunmuşlardır. Anlatılanlardan değişik de olsa bunlarla karşılaşmıştır insanoğlu. Belki az, belki çok... Ama kesinlikle yüz yüze gelmiştir. İnsanoğlundan kimileri görmüş, kimileri de görenlerden duyup öğrenmişlerdir. Görülen ve duyulanların değişik biçimde, herkesin kendi anlatma gücü ve yeteneği ölçüsünde, değişik sözlerle anlatıldığım düşünebiliriz. «-Anlatılırken biraz şişirilmiştir.» bile diyebiliriz. Ama bütünüyle yok sayamayız bunları...

Prof. Dr. Mehmet Akçay'nın da «cin ve şeytan»lar konusunda görüşü şöyle:
«-... Erkek kendi şeytanını, kendi kafasında taşımaktadır. Böyle olmasaydı, şeytan soyundan yani onun üremesinden bahsedilemezdi. Katilin soyu, katil; yalancının soyu, yalancı, türer. Genetik ilmi. Nitekim Ademin cennetten kovulması da şeytanın kandırmasıyla olmuştur. Şeytan bir melek olduğuna göre şeytan olan kişilerin zekası, bu kuvvetin kendisidir. Bu zekanın bulunduğu vücutlar, şeytanın soyunu üretmektedirler.» (Akçay, a.g.e,, s. 23)

Ahmet Hulusi adında bir yazar da, «cin»leri birer «ışın» olarak yorumluyor. Bu görüşüne de cinlerin «ateş»ten yaratıldığım anlatıp ayetleri delil gösteriyor. Bu mantığa göre insanlar için de birer «toprak» ya da «çamur» demek gerekir. Çünkü insanların topraktan, çamurdan yaratıldığı anlatılır ayetlerde. Çamurdan yaratıldık diye şimdi biz birer çamur muyuz?

Ama mantıksız, uydurma yakıştırmalarla böyle bir amaca ulaşılabileceğim söylemek de güç. Üstelik bir boş inançtan kurtulalım, hurafeyi ortadan kaldıralım derken bir başka boş inancın, bir başka hurafenin kapılan açılmış oluyor. Sözgelimi: Kur'an ayetlerini kendine göre yorumlayarak «cinlerin, birer ışın» olduğunu ileri süren Ahmet Hulusi, bu çabasıyla dini bilime uyduruyor görünürken, öte yandan «ruh çağırma» adı altında yapılan sahteciliklere yeşil ışık yakıyor. «Ruh çağırmalar»da, «cinlerin» işe karıştığım ileri sürüyor. «-Ruh çağırmalarda görülen görüntüler, cinlere aittir. Kaldırılan masalar, cisimler cinler tarafından kaldırılıyor» diyor. (Ahmet Hulusi, a.g.e. (Ruh. însan Cin), Sf: 22)

Melekleri olsun; «cinleri, şeytanları» olsun «gizli», maddi varlığı olmayan, elle tutulup gözle görülmeyen varlıklar saymak, böyle varlıklar bulunduğunu düşünüp kabul etmek, işte böyle saçmalıklara yol açıyor. «Cincilik», «falcılık» ve daha nice sahtecilikler, bu kapıdan yararlanmışlardır hep. Ve bu gerçek dışı kapıdan yararlanarak aldatılmaktadır insanlar. «Cin» sözünde gizlilik, saklılık anlamı vardır. Ama bu, sözlük anlamıdır. Belki de her zaman ve herkes tarafından görülmedikleri için bu ad verilmiştir. Ama bundan, hiçbir zaman ya da hiçbir kimse tarafından görülemeyecekleri anlamım çıkarmamak gerekir. Cinleri, sadece Peygamberlerin, ya da «olağanüstü» kişilerin görülebileceklerini ileri sürmek de yanlıştır.

CİNLERİ KİMLER GÖREBİLİR?

Cinler, şeytanlar, kendilerini kimlere gösterirlerse onlara görünürler. Hem de kendi varlıkları, kendi yapılarıyla.. Zaten gerek meleklerin, gerek cin ve şeytanların başka biçimlere girdiklerini, kendi yapılarının dışındaki biçimlerle göründüklerini söylemek, hem akıl, hem de bilim dışıdır.

Bu uzaylı varlıkları, çeşitli çağlarda hiç de özelliği olmayan çeşitli insanlar görmüşlerdir. Kutsal metinlerden anlaşıldığına ve destanların, masalların da tanıklık ettiğine göre çeşitli ilişkiler da kurmuşlardır onlarla.

Cin suresinin 6. ayetinde ilginç bir açıklama var:
«-İnsanlardan kimi adamlar, cinlerden bazı adamlara yanaşıyor; sığınıyorlardı da; onların zorbalıklarını, şımarıklıklarını arttırıyorlardı...» deniyor.

Bu mantıksız yakıştırmaların çoğu, dini mantıkla, akıl ve bilimle bağdaştırma çabalarından ileri geliyor. «Melek», «cin», «şeytan» gibi kavramlar «inkar» edilemeyince böyle yakıştırmalar yoluna gidiliyor.

Bunların içinde iyi niyete dayalı olanlar da yok değildir. Kimileri insanları, boş inançlardan (hurafelerden) uzaklaştırıp, iyiye, güzele, doğruya yönetme amacım güder...

inceleme: Turan Dursun

 

Ufoloji Forum: 

Üzerinde hayli uğraşıldığı belli olan ve içtenlikle yazılmış "Evren Bir Şaka Mı?" yazısı için bir kaç söz söylemek belki muteberdir. Başlığımız ufoloji olarak belirlendiği için açıklayamadığımız her türlü olayı dünya dışı yaşama bağlama eğilimi göstermeye mi başladık acaba? Kuşkusuz ufoloji meselesi ezoterizm, çeşitli yeni çağ inançları, kanallaşma, medyumluk vb. diğer bir çok konuyla birlikte değerlendirildiğinde bir anlam kazanıyor. Özellikle evrende zeki yaşam konusunda verilmiş bir çok kanal bilgisi ve ruhsal tebliğ bulunmakta, bunları muhakeme edip aklen değerlendirmek ve vicdanen kabul edip etmemek okuyucunun kendisine kalıyor ancak "inanç" mevzusu üzerine tartışmalar kolay kolay bir nihayete erecek gibi görünmüyor. Bu arada "insan aklı" konusunda söylenebilecek olan: Bu akıl ne ölçüde sınırlıysa pozitif bilim olarak tanımlanan olgu da o kadar sınırlı olacaktır diyebilmeliyiz. Aklın sınırları konusunda iyi bir referans özellikle Immanuel Kant ve onun eleştirel felsefesidir. Benim üstünde durmak istediğim asıl konu ise spiritüalizm ya da ruhsallık akımının kendi bünyesinde evrende zeki yaşam konusuna sınırlı ve belirli bir yer verildiğidir. Yani ruhsal evrim ya da tekamül olarak tanımladığımız süreçte madde, ruh, Yaratıcı Güç, sonsuzluk, akıl, vicdan, ruhsal idare gibi birçok konudan yalnızca biri olarak ortaya çıkar dünya dışı yaşam meselesi. Burada herhalde bizi ilgilendiren husus daha ziyade söz konusu zeki varlıkların dünya gezegeni ve insanlığın ruhsal evrim sürecinde nasıl bir rol oynadığıdır. Bazı ruhsal tebliğlerde örneğin tüm peygamberlerin esasen başka gezegenlerden enkarne oldukları belirtilmektedir ancak geldikleri vasıta herhangi bir teknik araç değil doğumdur. Bu bağlamda ruhsal evrim seviyesi bakımından bizden gelişmiş uygarlıkların bizim gelişimimiz üzerinde ancak dünyanın ruhsal idaresi ve hiyerarşisi doğrultusunda etkileri söz konusudur. Buna göre bu gezgende uygulanan çok belirli bir ruhsal evrim programı vardır ve bu doğrultuda evrenin değişik boyutlarındaki varlıklar, ruhsal kanunlar çerçevesinde farklı rolleri ancak izin verildiği ve genel programa uygunluğu ölçüsünde uygulayabilir. Kişisel olarak defalarca UFO gözlemim oldu, hatta kimisi çok yakın temas, kimisi filolar halindeydi ancak bundan daha da ilginç olanı bazı gemilerin aslında eterik, astral vb. planlarda faaliyet göstermesidir. Bizim anlayış kalıplarımıza göre "iyi" oldukları kadar "menfi" olanları da vardır, bu tür durumlarla da karşılaştım. Ancak özellikle bizim tüm umutlarımızı kendi ruhsal eğitim ve evrim sistemizin dışındaki bir takım varlıklara bağlamamızı doğru bulmuyorum. Bu mesele oldukça kompleks ve girifttir ve halihazırdaki dünya beşeriyetini zorlayıcı tarafları bulunmaktadır. Bir örnekle konuyu sonlandırmak istiyorum: Geçenlerde zaman yolculuğu ile ilgili bazı postlar burada da yayımlanmıştı. Bu bağlamda ABD'de bildiğim kadarıyla zamanda yolculuk çalışmaları özellikle Tesla teknolojisi kullanılarak ve ardından Von Neuman'ın çalışmalarıyla Philadelphia Deneyi olarak adlandırılan çalışma ve ardından gelen kimi parapsikolojik ve teknolojik gelişmelerle paralel olarak sürdürülmektedir. Bir kaynakta 1943-1984 arasında açılan bir zaman tüneli söz konusu ediliyordu ancak burada ortaya çıkan vorteksten bazı "kötü niyetli" uzaylıların yararlanarak, gemileriyle birlikte tünele girmelerinin ardından bu çalışmalar daha da karmaşık boyutlara ulaşmıştır. Başka bir medyum arkadaşa meseleyi danıştım, "Bunlar da kim olabilir ?" diye sormuştum ki kendisinin bu çalışmalarla ilgili okuduğu hiçbir kaynak yoktu, biliyorum. Zaten Türkçe kaynak yoktur henüz. Duraksamadan "Gelenler..." dedi, tuhaf bir ifade tekınarak "Kendileri !" Şimdi öyle ya da böyle olması neyi değiştirebilir? Mesele şu ki bugünlerde sık sık sözü edilen Yeni Dünya Düzeni işte tam da bu çalışmalar doğrultusunda geliştirilmiş karanlık bir plandır. Şimdi ortalama bir beşer için bakalım tüm bunlar ne anlam ifade eder? Meseleye nüfuz etmeye ne inançları el verir, ne bilgisi ne de gücü bunlara el atmaya yeter. İnsan olarak karşı karşıya bulunduğumuz durum nedir? Bizim için en pratik, bizi en yakından ilgilendiren meseleler üzerine düşünmek ve insanın bir "evrende zeki yaşam" sınavı değil ancak bütünüyle bir makul vicdan sınavı vermekte oluşu gerçeği ile karşı karşıyayız. Ayrıca hepimiz muhatabımız olarak ortalama insanı ele almak durumundayız. Kimimizin annesi, babası ya da yakın arkadaşlarından kaçı bu meseleleri %100 anlayacak durumda acaba? Bizlere düşen rol bir ufoloji havarisi kesilmek midir yoksa mümkün olduğu kadar çok insana "spiritüel tabanlı bu bilgileri" anlayabilecekleri şekilde iletmek midir? Aslında bu konularla ilgili yeteri kadar kaynak mevcuttur, meselemiz çok karışık ve aşırı bilinmeyenle dolu değil ancak kendi nefsaniyetimize karşı mücadelemizde akıl ve vicdanımızın zaferi ile sonuçlanacak bir yola girmemiz gerekliliğidir. Naçizane görüşüm bu yöndedir, saygılar sunarım.  

mükemmel bir anlatım tarzı ile yazılmış harikulade bir yazı.okurken büyük bir keyif aldım diyebilirim..Özellikle melekler ile ilgili olan bölümleri son derece enteresan..Meleklerin insan kılığına girmeleri ile ilgili kısımlar dikkat çekici..

Belkide günlük hayatımızda bizlerde meleklerle karşılaşıyoruz,ama fark edemiyoruz.Lut as.ın kavmine gelen melekleri oradaki insanlar nasıl gördü ise,nasıl onlarla konuştular ise,ki; bu meleklerde insan kılığında idiler,o halde belkide bizlerinde ara ara meleklerle  buna benzer yakın temasları olmuştur. kim bilebilirki.......

Uzaylı bir varlıkla karşılaştığınızda bunu anlarsınız,fakat bir melekle karşılaştığınızda bunu anlamak çok zordur.Bunu anlayabilme kabiliyetini umarım elde ederiz..çok zordur ama yinede umarım...

Azrail as. her gün beş kez insanın canını almak için gelir.Ve allahtan izin ister canını almak yada almamak için.Allah izin verirse alır,izin vermezse almaz/alamaz. Hangimiz her gün beş kez gelen azrail adlı o meleğin farkındayız...

Biraz ürkütücü ve moral bozucu olduğunun da farkındayım ama yaratan öyle olacak demiş,gerçek bu,yapacak birşey yok...

Sevgili miltenberger kardeşim bu konuya değindiğin için teşekkür eder iyi çalışmalar dilerim...Bilgilerimizi bu şekilde paylaşmamız bana çok keyif veriyor...tekrar selamlar dostum...

senin düşüncelerine yakın... beğendiğine sevindim...!!

Of of of ki ne of :) konuya bak. Bomba. Ahmet Dursun yuzunden bır ara cok celıskı yasadım. Hatta rahmetlı babam benım bu durumumu anlayınca bır muddet onun kıtaplarını okumamı yasaklamıstı. yukarıdakı yazı cok karmasık gıbı gozuksede temelınde sorgulanan seye sıcak baktıgımı soyleyemem. Sevgılı Mıltenberger kardesıme paylasım ıcın cok tesekkur ederım. Bıldıklerımız bılmedıklerımızın yanında bır hıctır ne yazıkkı.

Sevgılı muzaffer, bırseye takıldım. Sormak ve bılgılenmek ıstıyorum. Azraıl'ın yanımıza gunde 5 kere geldıgı bılgısı nerede mevcut ? benı aydınlatırsan memnun olurum.

Tesekkurler 

  

sevgili RA.Azrailin günde yanımıza beş kez geldiği ile ilgili olarak,İbni abbastan rivayet edilen bir hadisi şerifte Resullullah şöyle buyurmuştur.Her insanla birlikte bir melek vardır ki uyuduğu zaman onun ruhunu alır.Eğer allahu teala onun ruhunun tamamen alınmasına izin verirse onu kabzeder yani öldürür.Yoksa geri iade eder.İşte allahın"sizi geceleyin alır" sözünün manası budur.Kaynak;süyüti,ed-Dürrü,i mensür.3/280,ibni kesir,2/129...

İkrime "Ra" bu ayeti kerimenin tefsirinde şöyle demiştir.Her bir gece mutlaka Allahu teala bedenleri uyuyan ruhların tamamını alır ve her ruha sahibinin gündüzleyin yaptıklarından sorar.Sonra ölüm meleğini çağırarak şunu,şunu kabzet buyurur.Her gün ölüm meleği mutlaka hayat defterine bir rivayete göre üç,bir rivayete görede beş kere nazar eder.(kimin ecelinin geldiğine bakar) yani azrailin her insana ölüm için uğraması.(ibni Ebi Hatim,no;7374,41305,Süyüti,ed Dürrü/l Mensür3/280)

Tüm kaynak;Ruhu-l Furkan.9.cilt.sahife 426.

sevgili RA.ilgilendiğin için teşekkür ederim canım kardeşim...

bu konu ıle ılgılı benım merak ettıgım bır durum var uyumayanlara ne oluyor ? benim eskiden 2-3 hatta 4 gun uyumadan geçirdiğim günler olmuştur mesela ?

 

 

Sevgili kardesim, Bilgilendirdigin ıcın tesekkur ederım ılk once. Anladıgım ve bıldıgım kadarı ıle Elmalılı Muhammade hamdi yazır'dan tutda İmam Zehebi veya imam buhari gibi tefsircilerin farklı yorumları ıle karsılasmak mumkun. Acıklamana gore sen bıle kaynaklarına basvurdugunda olum melegı dıye bıldıgımız azraıl ın gunde 3 kere veya 5 kere allahın kullarının yanına ugramasını Ikrıme'nın tefsirinde buldugunu soyluyorsun. 

Takıldıgım nokta su;

1) Hangi tefsirciye inanmamız gerekıyor ? Hastalandıgımızda, bır doktor ile yetınmeyıp hastalıgımız ıle ılgılı baska careler aramak ıcın bırkac doktora gıtmek mı care olan ? Her doktor farklı yorumlar yaparsa buradakı karar mekanızması kım kımler veya neler olacak ?

2) Ikrıme, rıvayete gore 3 bır rıvayete gore 5 kere demıs. O zaman bende dıyorumkı dakıka bası yanı 1 saatte 60 kere. Sımdı tefsırcı degılım. Ancak bunun bu sekılde oldugunu kabul edıp kendımı ıkrıme nın kollarına bırakmam sankı bana dogru degılmıs gıbı gelıyor. Bu 3 veya 5 rakamlarının kaynagı nereden gelıyor. Tamam bırsey yazdın. tefsırınde yazdın. Ama 3 u ve 5 ı nereden buldun ? nereden cıkardın ? Bu bazı dualar ıcınde gecerlı. Rakamlara takıldım. Bazı dua kıtaplarında gordum. Bu duayı 555 kere okursan bu olur, bu duayı 222 kere okursan bu olur, 111 kere okursa su olur. Belkı ben kalben ısteyerek haykırarak yalvararak 1 kerede okuyacagım ve duam kabul gorecek. Nıye bu rakamsal sınırlamalar ? nasıl cıktı bu 111 ler 555 ler. Kuranı kerımde bu rakamsal verılere ulasamadım. Kuranı kerımın uzerınde bıldıgım kadarı ıle baska bır rehber olmasa gerek.

Sevgi ve saygılarımla

 

   

 çok detaylı uzun bir yazı emeklerine sağlık.ancak benim bazı konulara karşı nasıl desem biraz huzursuz oluyorum

mesela konu ne olursa olsun ölüm , ufo , sel deprem , güneş fırtınası , doğum, kaza , şans , aklımıza ne gelirse

dönüp dolaşıp İncil den Kuran dan bir alıntı sure ayet le açıklamaya çalışıyor bir de bunlara kanıt muamelesi yapıyoruz. (Allah inancım tamdır yanlış anlaşılmasın)

Ancak bazı durumlarda işler çelişiyor Peygamberlere uzaydan mı indiler acaba dersek mesela bu durumda ikilem ortaya çıkabilir ya tanrı uzaydan indirdi yada aslında zeki varlıklar bize yol göstersin diye kurallar yolladı bu durumun 2. sini alırsak direk Tanrı'dan geldikleri savı oturmuyor ancak tabi ki Ra dostumuzun Tanrı nın yollarını bilemeyiz ama aracıların aracıları ile irtibatımız olmuş olabileceği gibi bir duruma düşebiliriz.Neyse benim şahsi fikrim Tanrı inancım tamdır ancak Dinler konusunda eleştiriye açığım en nihayetinde direkt olarak hiçbirimiz Peygamberimizi yada diğer Peygamberleri görmedik insanlık tarihi boyunca Hz Muhammed e kadar yaklalık 100 bin peygamberin olabileceği Kuran-ı Kerim tarafından söylenmektedir. Benim buna itirazım var ilk 3 bin yada 5 bin yıldaki insanlar Tanrı nın elçileri ile direkt temas sağlayabimişlerken bizler neden buna sahip olamıyoruz ve belkide yozlaşma bu kadar ileri gidip Tanrı adına savaş veya katliam yapanlar ortaya çıkmaktadır. Yani son 1500 yılda Tanrı bizi kendi halimize mi bırakmıştır ? Tabi bunlar çok derin felsefi ve dini cevabı bulunamayacak sorular bunları biliyorum ancak yine de Sümer yazıtlarındakiler yada diğer efsaneler doğru ise zaten Dinler anlamında ciddi sıkıntılar çıkabilecektir.

özellikle dikkat çekmek istediğim bir konud İlahi kitaplarda ki ayetleri yorumlarken Peygamberlerin bir araçla göğe yükselmeleri gibi yorumlar bence çok iyi analiz yapılırsa bir paradoksa gitmektedir. Tanrı nın elçilerinin insanların tanımlayabildiği hatta ileri bir derecede gelişirsek yapabileceği "alet" ler ile yolculuk yapması bana tuhaf gelmektedir.

Etrafınızda ki evrene bakın milimetrenin 1 katrilyonda biri kadar bile hata yoktur.Bu kadar kudret sahibi Tanrımızın elçilerinin tabiri caiz ise Uzay gemisine benzetilen araçlar kullanmaları garip geliyor. Tanrı istediği zaman istediği şeyi indirirde kaldırır da "alet" lere ihtiyacı yoktur.

Yine de sevgili Ra nın dediği gibi Tanrı nın aracılarını bilmemiz mümkün değildir.

 

Saygılarımla

 

sevgili kardeşim şimdi bu Hangi tefsirciye inanmamız gerekıyor? ..derken pekala magazin olsun diye tv lere çıkan birtakım sapıklara inanacak değiliz herhalde...

hangi tefsir sağlam ise tabii ki ona inanacaksınız.bugün hangi tefsirlerin sahih olduğuda apaçık ortadadır.Benim alıntı yaptığım tefsir ruhul furkan tefsiridir.ben cilt ve sayfa no.sunu verdim açar bakarsın...

ikrime öyle dedi ise buna inanıp inanmamak sana kalmış ona bir yorum yapamam.eğer peygambere inanıyorsan o zaman ikrime ye de inanırsın...ikrime beş kez dediyse o beş kezdir...bir çok yerde kaynak olarak gösterilen bu şahısları sen "itimat edilebilirmi" şeklinde görüyorsan eğer o senin yorumundur...

..duaların sayısını bilmem daha doğrusu yorum yapmak uzun süreceği için yazmıyorum..Ama namaz elli vakitten beş vakite indirildiğine göre demekki bu sayılarında bir anlamı  bir sırrı var...

selamlar...

Dostum, benım sorum bu kadar sıg degıl. Lutfen sorumu basıtlestırıp sıglastırma. Sorumun derınlıgını anlayamadıysan yorum yapmadan once keske bana sorsaydın. Magazin dunyası ıle mufessırlerın ne alakası var yahu ? Sen hangi tefsir'ın saglamlıgını nereden bılıyorsun ? Ilk mufessır Hz Muhammed ıdı. Ona ınanalım o zaman. En garantılısı bu. Madem konuyu magazınden actın. soyle bakalım bır sarkıyı 30 tane sarkıcı yorumlayıp okuyor hangısı guzel okuyor ? bır hasta 10 adet doktor gezıyor. 10 doktorda farklı teshıslerde bulunuyor. Hangısı dogru ? Bır kere sarkıyı dogru yorumlayınıda bulman ıcın, dogru teshıs koyanıda bulman ıcın ısınde uzman olman lazım. Ben ulema degılım. Senınde oldugunu zannetmıyorum. Ikrıme 5 kez dedı dıgerlerı bırsey demedı. o zaman ıkrıme'nın harıcındekılerın andersenden masallar oldugu gıbı bır sonuc cıkıyor. Yapma allah askına. Bana o 5 ın nereden bulundugunu anlat, ıspatla o zaman ozur dıleme erdemınıde ben gosterırım merak etme sen.

50 vakıt namazdan 5 vakte ındırılmesı bıldıgın uzere bır olaya dayandırılır. Ama herhangıbır surenın  bılmem kac kere okunması netıcesınde bılmem neye ıyı geldıgı kusura bakma ama bır halta dayandıralamaz. Insanları bunlarla bulandırıyorlar. bana bu rakamları cıkartmanı rıca edıyorum. Kuranı kerımde gosterırsen memnun olurum.

Kuranı kerımı bu kadar safsatalarla, uydurmalarla, kısılerın kendı gorus ve dusuncelerı ıle kımsenın bogmaya hakkı yoktur. Tefsir'e mufessırlere saygım vardır ama bu demek degılkı koru korune bırıne saplanıp onu dogru kabul edecegım.

Zaten basımıza ne gelıyorsa ılk emre uymamamızdan gelıyor. Okumazsan anlamazsan bırı cıkar senın adına ıskembeden sallar, zannedersınkı ben olayı cozdum ogrendım boyleymıs dıye.......Arapca okumayın kardesım turkce okuyun. Okuyunda anlayın. Hepbırlıkte yanı

 

 

 

 

 

 

 

ah RA.ah önce sorarsın karşındaki insan sana adam gibi efendi bir şekilde cevap verir.kaynak gösterir olur biter.sen inanır veya inanmazsın kabul eder veya etmezsin ona kimsenin bir laf dediği yok..

 

Zaten senin kabullenmen veya reddetmen ikrimeninde hiç te umurunda değil.Ama neden şu "beş" kez gelme lafına taktın anlayamadım..

 

Hadi diyelim üç olsun, beş olsun, yedi olsun olsunda olsun ne anlamı ve ne önemi var.burada önemli olanın azrailin her gün insanları kontrol için geldiğidir.tekrar yazıyorum "azrailin her gün insanlaı kontrol için geldiğidir"

 

yoksa sayısının bir değeri yoktur...ama illede bana sayı lazım diyorsan buyur o zaman.......................

 

Resûlullah (sav), ölüm meleğine: - Ey ölüm meleği, bu sahabeme yumuşak davran; şüphesiz o bir mü'mindir" buyurdu Ölüm meleği Azrail (as) şöyle dedi- Gönlün hoş, gözün aydın olsun; bil ki ben her mü'mine yumuşak davranırım Ey Muhammed, şunu bil: iyi-kötü kim varsa, ben her gün onları gözden geçiririm.

 

 Ben onların büyüğünü ve küçüğünü kendilerinden daha iyi tanırım Vallahi Ya Muhammed, Allahu Teala'nın izni olmadan ben bir sineğin canını almaya güç yetiremem" Bu hadisi nakleden Cafer b Muhammed (rah) demiştir ki: "Bana şu haber ulaştı: Azrail Aleyhisselam insanları namaz vakitlerinde gözden geçirir Ölüm anında ruhunu almak için baktığında, eğer o kimse namazlarını muhafaza eden bir kimse ise, melek ona yakın durur, şeytanı ondan uzaklaştırır. Bu arada melek ona: "Lâ ilâhe illallah Muhammedu'r-Resûlullah" sözlerini telkin eder Bu, gerçekten büyük bir hâldir"

 

Yani namaz vakitlerinde.günde beş kez olmasının sebebi bu...

 

..ıspat et özür diliyeyim diye bir sözün var...işte ispat ettim,ama senden özür dilemeni beklemiyorum..

 

 hiç uzatmayacağım ama bana karşı kullanmış olduğun uslüp tarzı beni biraz rencide etmiş durumda….

Bu bilgileri bilmiyordum, cok guzel seyler ogrendim sayenizde, guzellikler sizinle birlikte olsun efendim.

Muzaffer kardesım, yazılara dıkkat edersen parlamayı ve patlamayı kendın yapıyorsun. Neyse bunlar uzerınde durmayacagım. Sonucta sevgı ve saygı cercevesınde kaldıgı surece, uzatılmadıgı surece tansıyon yukselmesını gayet normal ve dogal karsılıyorum.

Bır kere herkes herseye ıstedıgı gıbı ınanır veya ınanmayabılır. Sanırım bu noktada anlasılmayan bırsey yok. Hemfikiriz. Guzel. 

Senı kırmamak adına ve ayrıca sozumun erı bırı oldugum ıcın sen yınede ozrumu kabul et lutfen.

ılk mesajında ;

"İkrime "Ra" bu ayeti kerimenin tefsirinde şöyle demiştir.Her bir gece mutlaka Allahu teala bedenleri uyuyan ruhların tamamını alır ve her ruha sahibinin gündüzleyin yaptıklarından sorar.Sonra ölüm meleğini çağırarak şunu,şunu kabzet buyurur.Her gün ölüm meleği mutlaka hayat defterine bir rivayete göre üç,bir rivayete görede beş kere nazar eder.(kimin ecelinin geldiğine bakar) yani azrailin her insana ölüm için uğraması.(ibni Ebi Hatim,no;7374,41305,Süyüti,ed Dürrü/l Mensür3/280)

Tüm kaynak;Ruhu-l Furkan.9.cilt.sahife 426."

Kimine gore 3 kımıne gore 5 ?????????

Son mesajına gore ;

"Ben onların büyüğünü ve küçüğünü kendilerinden daha iyi tanırım Vallahi Ya Muhammed, Allahu Teala'nın izni olmadan ben bir sineğin canını almaya güç yetiremem" Bu hadisi nakleden Cafer b Muhammed (rah) demiştir ki: "Bana şu haber ulaştı: Azrail Aleyhisselam insanları namaz vakitlerinde gözden geçirir Ölüm anında ruhunu almak için baktığında, eğer o kimse namazlarını muhafaza eden bir kimse ise, melek ona yakın durur, şeytanı ondan uzaklaştırır. Bu arada melek ona: "Lâ ilâhe illallah Muhammedu'r-Resûlullah" sözlerini telkin eder Bu, gerçekten büyük bir hâldir"

kesın 5 ????????

Sana daha sonra uygun bır vakıtte bazı seyler gonderecegım. Onlar uzerınde yorumlarını bekleyecegım.

 

 

Sevgili Ra bu kadar takılma 3 e 5 e ... hemen hemen her şey boyle dinde

 işine gelene 3 işine gelmedimi 5 olur geçersin.Senin gibi bilimsel olayları düşünen taşınan biri için canını sıkacak şeyler değil bunlar ölürüz çıkarız mahşer günü anlarız 3 mü 5 mi gerisi hikaye .Zaten din kitaplarının 3 te 2 si hikaye ve rivayetlerden oluşuyor bizim i.in önemli olan oradaki hikayeleri iyice anlayıp temiz ve dürüst insan olabilmek için dersler çıkarmak gerisine Allah karar verir ..

Saygılarımla

Degerli dostlar, sevgili miltenberger kardesımızın guzel yazısı ıle alakalı degıl ama su soruyuda sızlerle paylasmak ıstıyor ve cevabınıda sızlerden duymak ıstıyorum.

Yuce rabbim herseyı bılendır gorendır duyandır. Gelecegıde bılendır. Bızler yanı ınsanoglu bu dunyaya cesıtlı amaclar ıcın getırıldık. Bu kısa omurde yaptıklarımızın veya yapmadıklarımızın hesabınıda otekı tarafta verecegız. Pekı benım baslangıcım da sonumda bellıyse, 1 ay sonra 5 ay sonra 1 dakıka sonra 1 saat sonra 5 yıl sonra benım ne yapıp ne yapmayacagım yuce allah tarafından bılınıyorsa ben bu dunyaya nıye sınava gonderıldım ?

Bazı kesımler derkı, secme ıraden ve ozgurlugun var. Bır olay bır durum karsısında soldakı yolumu yoksa sagdakı yolumu takıp edıp etmeyecegın senın ıradene kalmıs. Tamam kabul. Sahıs olsrak bende bunun bılıncındeyım. Sınavdayım cunku. Seytanın her turlu kıskırtmasına ragmen ıyılıgın ve ıyının yanında yer alırsam sonunda kazanacagım mukafat benı heyecanlandırıyor. Ancak ben tekrar edıyorum sunu dıyorum. Buradakı kısa omur suresınce dakıkası dakıkasına sanıyesı sanıyesıne benım ne yapacagımı neyı sececegımı ne soyleyecegımı neye bakacagımı bılmıyormu ? bılıyor. Pekı o zaman benı ortalama 60-70 senelıgıne nıye yeryuzune gonderıyor ?

Buyrun bakalım :)

Kader dediğimiz olgu: doğum ve ölümdür. bunun dışındaki tüm yaptıklarımız bizlere verilmiş olan özgür irade ile uygulanmaktadır. Yüce Allah bizlere bu sebep ile akıl vermiştir, nefis vermiştir.(insan nefsi seytandan bile tehlikelidir, şeytan sadece nefsimizi tetikler) bana göre Yüce Allah ın yapacaklarımızı bilmesi şu şekilde idrak edilmelidir; O, bizleri yaratan yoktan var eden tasarlayan olduğu için (inananda inanmayan da onun kuludur) yapacaklarımızı (tahmin değil asla) görebilir çözebilir yani kulunu bilir. ama yinede yapılacak hareket düşünce tamamen bize aittir bu sebeple sınavdayız. unutmamak gerekirki O, bizlerin hayatına tüm kainata dilediği zaman dilediği gibi müdahale edebilir. gelelim yaşama, ömrümüzün uzun veya kısa olması, geçireceğimiz manevi yükselişler, önümüze sunulabilecek hayırlı doğru yollar ve sizler gibi güzel dostlar bunların hepsi bizim amelimize "kendi çizdiğimiz yola" bağlıdır. bedenine bakarsan (bu bile bir ibadettir. Yüce Allah ın lutfedip yaratmış olduğu bedene bakmak) dünya ömrün uzun ve sağlıklı olur. ibadetini yaparsan manevi yükselişin o kadar güzel olur. (herkes için ibadet nasıl isterse nasıl huzur buluyorsa ole yapılmalıdır)

saygılarımla

Arkadaslar, secim bana, ozgur ırade bana. Ben sınavda oldugumu bılıyorum. Secimde, ıradede, kullandıgım akılda ben sonrakı adımları bılmıyorum. Insan olarak ıyıyı ıyılıgı secersem sonucunda odul, kotuyu kotulugu secersem sonunda ceza alacagımı bılıyormuyum ? bılıyorum. Olayı yanlıs degerlendırıyoruz. Isın ıcıne salt olarak ınsanı katıp degerlendırmeyın.

Bır daha dusunun lutfen. Benım tum secımlerımı, bır sonrakı karar ve tercıhlerımı, ıyıyemı kotuyemı yanasıp yanasmayacagımı, sonundada ne odul veya ceza alacagımı bılen yuce rabbım benı nıye sınavdan gecırıyor ? Allah tum sınavların sonucunu benı yaradırken bılıyor. Ben sonucu bılmıyorum. Ama allah bılıyor. O zaman benı dunyaya gonderıp sınava tabı tutulmamı ıstıyor. Allah katında sonuc bellı. Daha ben ana rahmındeyken neler yasayayıp yasamayacagım bellı. Bılmem anlatabılıyormuyum. O yuzden sevgılı fatih cevap ıcın tesekkur ederım ancak benım ıcın kafı degıl.

Sevgılerımle

fikirlerine katıldığımı belirtmek istemiştim. geriside kişisel düşüncelerimdi. söylediğim herkes istediği gibi inanabilir ibadet edebilir. RA sana birşeyler öğretmeye çalışmamıştım yazımda umarım hissetmişsindir.

ok. anladım dostum. Yok oyle bır hıssıyata kapılmadım. Endıselenme lutfen. Bu zor sorunun cevabını verebılecek cıkacak mı bakalım. Merakla beklıyorum.

Ha bu arada Sevgili Ra nereden biliyorsun ödül olduğunu ? ceza olduğunu cennet ile cehennemi ödül ceza diye düşünmek bana doğru gelmiyor yani şöyle düşün : cehennem olmasa daha çok insan kötü olur cennet olmasa da oyle bu insanların ruhunda olan bir şey Yani oraya gitmeden kimse ümitlenmesin cennet ti huri idi belki de Kuran ın o bölümleri insanları bu dine dahil edebilmek ve dahil olanları da belirli bir amaca yöneltmek için koyulmuştur  bilemeyiz dediğim gibi Yarın biri inse gökten DDV yani, deseki İsa benim kanka idi buraya koydum alın size fotogğrafımız felan dese ne diyebiliriz ? Allah belki de bu şekilde olmasını istedi.. ne bile bilirizki ? Allah ın işine aklımız ermez o yüzden ben Din işlerine bulaşmıyorum ( bayağı kafa yorduktan soran )

Bir sürü akıl almaz şeyler var 3 milyara yakın insan 3-5 kişinin yazdığı bilinen bir kitaba kutsal kitap diye bakıyor bu dünya da daha ne diyeyim. ( İznik konseyinde derlenen ve yeniden yazılan İncil den bahsediyorum)

Bu arada sevgili Ra blog açılmış senin iyi bir takipçin olmak isterim başla yazılarına bence ...

Saygılar

Sevgili diabolica, tesekkur ederım. Ama maalesef bende her ınsan gıbı aıleme, cocuguma bakmakla yukumlu oldugum ıcın ınsanoglunun yaratmıs oldugu bu ekonomık sıstem cercevesınde su sıralar oldukca fazla dıdınıp durmaktayım. Sayet ıslerım bıraz hafıflerse yenı paylasımlarla aranıza katılacagım. ( bunun ıcın aksamları bazı calısmalar yapıyorum. Merak etmeyınız bos durmak yok :) )

Tabıkı vefatımızdan sonra cennet kapılarında bızı hurı beklemezse sasırmamak lazım. Cunku kıme hesap sorabılırsınız kı. Sey, kem, kum tanrım ama boyle demıstın alayım hurımı :)) dıyebılırmısınız yuce yaradana.

Ben su an bıldıgım gordugum ve yasadıgım dını bılgılere dayanarak sordum sorumu. Cok basıt bır anlatımla ıyılık yaparsan cennete kotuluk yaparsan cehenneme gıdersın seklındekı temel ve basıt prensıp uzerınde durarak sorumu sormustum. Aslına bakarsanız bugune kadarkı olusan dın olgusunun  ıcınde aslında ve gercekte neler oldugu bılınmıyor. Mısal ? Carmıha gerıldıkten sonra ortadan kaybolan Hz İsa. DDV lerın kacırma olaylarına benzemıyormu ? Hz Meryemın bakıreyken hamıle kalması ? Bır gece DDV ler Hz meryeme sperm naklı yapmıs olamazlarmı ? Hz Muhammedın 7 kat goge cıkması ve Burak ısımlı bır bınek ıle bunu yapmıs olması ? Burada bır uzay aracımı kullanıldı acaba ? Hz. Musa'nın denızı ortadan ıkıye yarması ? Burada da ddv ler Hz musa'ya gokyuzunden yardım etmıs olabılırlermı ? Kutsal ahid sandıgı ? Manyetık alanı yuksek bır telekomınıkasyon aletımıydı ? Daha bır cok bır cok soru var. Yarın oburgun bunların dogru oldugu kabul edılse bır sekılde bunlar ortaya cıksa ınsanlıgın yasayacagı kaos'u dusunemıyorum bıle. Buyuk aldatılmıslık. Ama sebebı her ne olursun olsun, bu tıp seylere kımler aracı olursa olsun ne vasıtalar kullanılmıs olursa olsun sonucta bızler yanı ınsanoglu ıyılıgın ve ıyılıklerın eteklerıne yapısmaktan korkmamalı, cekınmemelıyız. Temel mantık dogru. temel hedef dogru. Dogruyu uygularsan ısın ucunda odul var, Yanlıs uygularsan ıcın ucunda ceza var. Tanrıda olsa bırı kuralları koymus. Sahne bız oyuncuların

Saygılarımla  

Bu yazdıkların kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil benim kanımca. Allah biz doğmadan önce nelere yapacağımızı bilir değil bizi o yapmamız gereken şeyler için yollamıştır dünyaya Siz bu yukarı dedikleriniz ile Allah a karşı bile yaparım ama O isterse düzeltir demektesiniz ki Yani ben nasıl bir varlığım ki Allah benim yaptıklarımı ben yapmadan önce bilemesin ( siz lotoyu kazanan numaraları birinden öğrenip oynarsanız ve kazanırsanız ne kadar şanslıyımmı dersiniz) ? Ayrıca Ruhumuzu yani şeçimi yapan kişiliğimizi Allah vermiyormu bize ? Yani ben hırsızlık yapmayı seçiyorsam aslında bu zaten bana verilen yetersiz Ruh yüzünden değilmidir . Bunun karşıt görüşünde olanlar iyice düşünsün Zeka davranış felan genetiktir şudur budur diyenler sonra kalkıp Allah yoktur diyenlere herşey rastlantı mı yani diye sormasın ?( bu cümle size değil sayın thaliondilfatih)

Saygılarımla

Niye yaratıldığımızı bilemem ama Bizi yaratan Tanrı nın bize ne olacağını bilmiyor demek abesle iştigal özgür ürade yoktur.Eğer benim ne yapacağimi tanrı biliyorsa ve ben Tanrı ya rağmen bu eylemi değiştiremessem özgür irade olmaz. hem Kader hemde özgür irade olur diyenlere soruyorum : Allah ben doğmadan önce hayat boyu nelere yapacağımı biliyormu ? hatta biliyor değil tamamen O yaptırıyor yani ben hırsızsm bu benim le alakalı değil. Bu dünyaya hırsız lazım ve o şekilde doğuyor insanlar.

Yani hiç bir şey sana kalmamıştır Sevgili Ra ...Bazı rivayetlerde Tanrı insanı yeryüzüne biraz muhabbet olsun diye gönderdi der... Yani bunu düşünmek bize kalmıyor ister eğlencesine ister bir amaç uğruna olsun bizim olayımız akvaryumdaki balıktan bile beter..Onlar hiç olmassa bazı şeyleri biz istesekte istemesekte yaparlar. Ama biz belirli bir çizigide gidiyoruz

Şimdi buradan olurmu öyle şey özgür irade var felan diyenlere açık cevap vereyim Siz Tanrı nın bilmediği bir şeyi yaptığınızı mı? düşünüyorsunuz ? Eğer ki siziz yapacağınız seçimleri biliyor ama seçme hakkı bizde diyecek olanlara da şunu söyelerim o zaman doğduğum gün benim ne olacağım belli ise istediğim seçimi yapsamda yapmasam da o son belli ise seçme hakkı sadece bizi avutmak için verilen bir avutmadır...

 

sevgili diabolica bu arada yaratıcının insanları kendi halinde bırakması diye bir durum var.sanırım onu atlamışsınız.sizin dediğinize katılmıyorum.. insanlar sadece kendileri ne yaparsa kendi iradeleri öyle istediği için yapar..Bu yaratıcının insanlara verdiği özgür iradedir.

Yani hiç bir şey sana kalmamıştır Sevgili Ra...derken,evet her şey insanın kendine kalmıştır sevgili dostum...

Yani yaratıcının insanları kendi halleri ile başbaşa bırakma durumu...Buda imtihanın bir gereğidir..

selamlar dostum...

ben insanları kendi başına bırakmıstır dedım zaten ama konu farklı ıdı ( konu peygamberlerın gonderılmemesı uzerıne ıdı)

 

Sevgılı Muzaffer bey ;

o zaman şöyle sorayım Allah benim doğmam dan önce iyi bir insanmı kötü bir insanmı olacağımı bilirmi bilmezmi ?

Biliyor dersen o zaman imtihan olayı sıkıntılı olur. Ha  eğer bilmez dersen o zaman zaten o bambaşka bir durum

 

Saygılar

 

Sevgılı muzaffer, sorun burada ıste. Oyle sandıgımız kadar ozgur degılız. Bız oyle zannedıyoruz. yeryuzunde bıze dırekt karısanın olmadıgını dusunuyoruz. Secımlerımızın kendımıze aıt oldugunu sanıyoruz. Halbukı degıl.

Basta secım sansın yok. Allah aracıları kullanarak yanı anne ve babalarımız vasıtası ıle dunyaya gelmemızı ıstıyor. Oluyoruz. Mac basladı. dakıka 1. Anne ve babamızı secme sansımız bıle bıze verılmemıs. Muhakkak herkes anne ve babasını sevıyor sayıyordur. Ama gel bırde sansız olanlara soralım bakalım. Oyle anne ve babalar varkı. Insanlar bazen lanet olsun sızın evladınız olmasaydım keske dıye beddua bıle okuyorlar. Ben oyle orneklerede denk geldım, sahıt oldum. Sonra hayat devam edıyor. buyuyorsun gelısıyorsun. Aklın erıyor. Baslıyorsun secımlere. Ama kurgu bellı. sen sanıyorsunkı aman ozgurum omrum boyunca ıstedıgımı yaparım dıyorsun sonucunu bılerek yada bılmeyerek. Mısal; bır adam 5 vakıt namazında nıyazında. market sahıbı. kuru baklıyatta 1 kıloluk torbaların her bırınden 100 er gram calmakta. Dolayısıyla 10 torbada 1 kılo kara gecmek nıyetınde. Ozetle halkı kandırarak haksız kazanc elde etmeye calısmakta. Bu bır secım. Dıger bır secımde aynı adam bırak gram calmayı, kapısına gelen kımsesız muhtac ınsanlara ımkanları dahılınde bedelsız bırsekılde erzak hazırlayarak vermekte. Buda dıger bır secım. Ama bu her ıkı secımın nasıl olacagı ne zaman olacagı ne kadar surecegı ne zaman sonlanacagı bılınmektedır. Fılımın macın sonucu bellı. Ismıne ne dersenız dıyın. Sız ozgur ırade dıyebılırsınız yanı oyle sanabılırsınız. Ama aslında hıcbırsey bızım ırademızle secımımızle olmamıstır maalesef. Yuce yaradanın takdırı ne yapalım :) 

Eğer bir bilgisayar oyunu yapımcısıysanız yarattığınız oyundakiler sizi asla bulamazlar ve asla göremezler.Bu biraz hayal kırıklığı olacak ama belki de biz bu oyunun birer parçasıyız.Ve asla yaratıcımızı göremeyeceğiz.Yani bize sonsuz gibi gelen bu evrende sıkışmış kalmış ve hatta hiç bir zaman çıkamamış olacağız.
Bence işin özü ruhani boyutla ilgli.Burada doğmamızın sebebi belki de sonraki aşama için gereklidir.Yani bir ağacın kül tablası olana kadar geçtiği safhaları düşünürsek burası da bizim için  bir sonraki aşamaya ulaşmak için  muhakak geçirilmesi gereken bir aşamadır.Ya da başta da yazdığım gibi bu sadece bir eğlencedir.Biz de o eğlencenin figuranlarıyızdır.Belki de aslında burası aslına bir oyun sahası ve zaman zaman ayrı yerlerden bağlanarak bu oyuna dahil oluyoruz.Similasyon gibi.Ölüncede uyanıyoruz.Aslında 13. Kat adlı filmi izlemenizi isterdim çok güzel bir film.Bu konu ile ilgili olarak yapılmış ve geçen gün tam 12. defa izlediğim film.

sevgili RA.konu böyle olunca dayanamayıp lafa karışayım dedim..Peki o zaman şöyle bir düşünelim.Allah bizim iman etmemize muhtaç olduğu içinmi kainatı ve insanı yarattı.bizim varlığımıza muhtaç olsaydı o zaman bizi zaten yaratmazdı.Ben sizin varlığınıza muhtacım onun için sizleri yaratıyorum gibi tuhaf bir durum olurdu..

Yaratıcı insanların her halini bildiği halde onları yaratmasının sebebi de şu ki sanırım sorunun cevabı bu olsa gerek,Varlıklar yani madde yaratılmamıştı, allahtan başka hiç bir şey yoktu, yaratıcı kendisinin tanınmasını ve bilinmesini istedi...

bir hadiste şunu gördüm.Ben gizli bir hazine idim bilinmek ve tanınmak istedim,onun için kainatı ve mahlukatı yarattım buyuruyor.yani allah kainatı ve insanları kendisini tanıtmak için yaratmıştır.

yaratılışın gayesi,sebebi allahı tanımak içindir..bu tanıma aşamasında ise yani dünya hayatı boyunca yarattığı kullarına birde görevler vermiş,yani ibadet...

Söylediklerimi yapanları cennete,yapmayanlarıda cehenneme atarım diyede uyarı vermiş.Yani bu ödülü veya cezayı hiçte vermeyebilirdi.Cennet ve cehennemi hiç yaratmayabilirdi.Ama kullarıma bu hayatta bir ödül vereyim veya ceza vereyim daha doğrusu bir imtihan yapma gereği duymuş ise bu onun ilminde saklıdır.

Çünkü imtihan olmadan iyiyi,kötüyü ayırmak olmaz.Yarattığı her insanın ne yapacağını bilmesi,ne düşündüğünü bilmesi yani yarattığı her kulunun her halinden haberdar olması allah için çok tuhaf bir durum değil.yani allaha göre bu çok kolay bir iştir....

....allahın insanların her halini bilmesi demek, "o halde allah bizim her halimizi biliyorduda bizi niçin yarattı" deme ile bir bağlantısının olmaması gerekir.Allah tabiiki insanın her halini bilecek....

sevgili RA.zamanın çok kısıtlı inanki..yine yazma imkanın olursa fikirlerimizi paylaşırız.....selam ve saygılar....

Ne demek sevgılı Muzaffer kardesım, estafurullah. Lafa karısmak ne demek. gayet demokratık bır platformdayız. herkes duygusunu, dusuncesını fıkrını beyan edebılır.

Yaradılıs dedıgın gıbı allahın tanınması esasına dayanıyor olabılır. Veya ınsanoglunun yaptıklarının kayıt altına alınması esasına dayandırılabılır. Dogmamıs dogurmamıs olan yuce yaradanın evrenın yaradalısından oncede var oldugu gercegınden yola cıkarsak o vakte kadar neden boylesıne bır karar vermemıs olduguna aklım ermıyor. Bu mevzu cok derın oldugu ıcın ınsan sınırlarını veya frenını bılmezse aklımın ermemesıne hem sasırmıyorum hemde uzulmuyorum ısın acıkcası :) Dolayısıyla yuce allah mahıhetındekılere yarattıklarına daha ılk anda benı tanı derse tum kaınatın onu tanımaması ıcınde bır neden goremıyorum. Ol dedıgınde oluverdıren bır guce kım ve nasıl karsı koyabılırkı ? 

Pekı sana o zaman sunu sorayım sevgılı dostum. Tamam, ıbadet, gorev, ımtıhan, sonunda cennet cehennem vs. Bunları hepımız bılıyoruz. Allah kendısını tanımamız ıcın bıze dunyaya getırdı ve getırıyor kısmınada ıstarak ettıgımız dusunelım.

O zaman kımımız dunyaya gelırken sanslı kımımız sanssız gelıyoruz. Cunku sonumuz bellı. Allahu teala cennet ve cehenneme gıdeceklerı zaten oyunun basında belırlemıs oluyor. Yaradılıs nedenımıze acıklama getırdın ancak sonucu bılınen bır sınava tabı tutulmamızın cevabını hala alamadım. O zaman bu dengelerde bır haksızlık yokmu ?

Not: cehennem ve cennete gıdısın kıstası sadece ıbadete baglı degıldır. Allah katındakı o adalet terazısının ınsanın aklının eremeyecegı sekılde hassas calıstıgına ınanıyorum. Gunde 5 vakıt namaz kılan bırının cehenneme gıtmeyecegıne, hıc namaz kılmamıs, zamanında kotu yasamıs kotuluk etmıs  ama oyle bır gunde oyle bır noktada bır ıyılık yapmıs bırınınde cennete gıtmeyecegının garantısını hıcbır ınsanoglunun veremeyecegıne cok ama cok emınım

Saygılarımla

   

 

  

  

Sevgili Arkadaşlar temel İslam inanışına göre Cennet veya Ceheneneme gitme olayı şu şekilde gelişmektedir, en azından benim düşüncem ve yazılanlar budur... kimler Cennetlik, kimler Cehennemliktir?Allahü teâlâya inanan, Onun emir ve yasaklarına riayet eden, hepsini beğenen kimse yani Müslüman olarak ölen Cennete gider. Bunun tersi olan da Cehenneme gider. Genelde iyi huylular Cennete, kötü huylular Cehenneme gider. Bir hadis-i şerif meali şöyledir: (Cennete gidecek olanları haber veriyorum, dikkatli dinleyin. Zayıftır, mazlumdur, güçleri yetmez. Bir şey için yemin ederlerse, Allahü teâlâ, bu Müslümanların yeminlerini, muhakkak yerine getirir. Cehenneme gidecek olanları da bildiriyorum: Sertlik gösterirler ve kendilerini üstün görürler.) [Tirmizi, Ebu Davud]Cennet mi, Cehennem mi daha kolay?Cennete gitmek mi, yoksa Cehenneme gitmek mi daha kolaydır?İkisi de kolaydır. Doğru inanan, Müslüman olarak ölen Cennete, inanmayan, kâfir olarak ölen Cehenneme gider.Nefsine uyanın Cehenneme gitmesi çok kolay, Cennete gitmesi ise çok zordur. Cehenneme gitmek için hiçbir yasağa riayete ihtiyaç yoktur; ama Cennete gitmek için birçok kurallar vardır. Önce doğru iman, sonra haramlardan kaçmak ve ibadetleri yapmak... İki hadis-i şerif meali:(Cehennem nefse hoş gelen, Cennet ise nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır.) [Buhari](Cenneti isteyen de, Cehennemden korkan da uyumaz. Cennet zorluklarla kuşatılmıştır, dünya ise lezzet ve şehvetlere bürünmüştür. Onun lezzet ve şehvetleri sizi Cennetten alıkoymasın...:)

Sayfalar